920. HAFTA: ZOZAN VE ORHAN EREN’İN AKIBETİ SORULDU!

920. HAFTA: ZOZAN VE ORHAN EREN’İN AKIBETİ SORULDU!

Şubemiz ve kayıp yakınları “Kayıplar bulunsun, Failler yargılansın” eylemimizin 920. haftasında; 25 Eylül 1997 tarihinde Diyarbakır'dan Kulp'a giderken Angül karakolunun 50 metre ötesinde araçları terk edilmiş halde bulunan ve o günden bugüne kendilerinden haber alınamayan Zozan ve Orhan Eren'in akıbetini sordu.

Eylemde konuşan İHD Diyarbakır Şube Sekreteri Fırat Akdeniz; 90'lı yılların zifiri karanlığında devlet ve devlete bağlı paramiliter güçler tarafından evde, çarşıda, sokakta, iş içerinde, tarlada, bazen gece, bazen de gündüz ortasında, herkesin gözü önünde zorla beyaz toroslara bindirilip götürülen ve o günden bugüne bir daha haber alanamayan kayıplarımız için yıllardır bu meydanlarda adalet ve hakikat mücadelesini veriyoruz.
Kürdistan coğrafyasında yaşanan 40 yıllık savaş sürecinde, çatışmalı süreçte sadece binlerce insanımız gözaltında kaybedilmedi. Binlerce insanımız failli meçhul cinayetlere de gidildi. Yine aynı şekilde binlerce insan çatışmalarda yaşamını yitirdi. Bugün 90'lı yıllardan günümüze değişik zamanlarda bu çatışmalarda yaşamını yitirenlerin isimleri açıklanıyor ve taziyeleri kuruluyor.
Bu kurulan taziyelerin çoğu aileleri ya bunların bedenlerine ulaşamadı ya da bunların bir mezarı dahi olamadı. Kurulan bu taziyelerin günü sonunda evlerine giden taziye sahiplerinin Ne acısı sona erdi, ne de yasları bitti. Çünkü kendi evladının ölümüne tanık olmamış, onu kefenleyememiş, ona sarılmamış ve onunla vedalaşmamış.
Gidip toprağını gözyaşıyla ıslatmamış, başında dua okuyup ağıt yakamamış. Bütün bunlar olmayınca maalesef yas da bitmiyor. İşte tam da bu duyguyla biz kayıp yakınları yıllardır bu duygu dünyasıyla yaşıyoruz. Çünkü mezar olmayınca Yaz da bitmiyor. Yaz da tamamlanıyor maalesef.
Amacımız, derdimiz yıllarca bu meydanlarda mezarsızlığın ne olduğunu, bilinmezliğin bilmezliğin ne olduğunu, bu nasıl bir ızdırap olduğunu yıllarca buralarda haykırdık. dedi.

Daha sonra söz alan DEM PARTİ Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren şunları söyledi: Karanlıkta bırakılan cinayetlerin aydınlatılması için buradayız. Adalet için buradayız. Hakikat için buradayız. Barış için buradayız.
Cumartesi İnsanları 920 haftadır kayıp Yakınlarının, çocuklarının, akıbetlerinin ortaya çıkarılmaması konusunda direnen devlete karşı direnmek için buradalar. Bu ailelerimiz Çocuklarının faillerinin bulunmasını istiyorlar. Hakikatin ortaya çıkarılmasını istiyorlar.
920 haftadır cumartesi insanları "Yakınlarımız nerede? Çocuklarımız nerede?" diye soruyorlar. Onlar intikamın peşinde değiller. Onlar adalet ve hakikatin peşindeler. Cumartesi insanları belki bu toplumda herkesten daha fazla ve her Hafta şu hakikati bize hatırlatmaktan vazgeçmiyorlar.
Eğer bir toplumda hakikat yoksa barış da yoktur. Bir toplumda adalet yoksa kardeşlik de kurulamaz. Bir devlet geçmişiyle yüzleşmiyorsa demokratikleşemez. Bir toplum kayıplarını bulamıyorsa huzur da bulamaz. Yine bize her hafta şunu hatırlatmaktan geri durmuyorlar. Bir toplumda Haklısızlık varsa hukuk çürür.
Korku bir toplumda kalıcı hale gelir. Hak illalleri yaşanmaya devam eder ki bu da yeni bir şiddeti üretir. O nedenle diyoruz toplumsal barış için, yüzleşme için, adalet için gerçeklerin ortaya çıkarılması için bir an önce hakikatleri araştırma ve Özleşme komisyonları kurulsun. Failler bulunsun. dedi.

Daha sonra İHD Diyarbakır Şubesi Kayıp Komisyonu Üyesi Berfin Elçi Sozan ve Orhan Eren'in hikayesini okudu.

Kulp sağlık ocağında hemşire olarak çalışan Zozan Eren, eşi ve iki kız çocuğu ile birlikte Kulp’ta yaşar. 

Eşi Orhan Eren ile kaybedilmeden önce dönemin Kulp Kaymakamı Zozan Eren’e kendi isteğiyle tayinini başka yere aldırmasını söyler. Kaymakamla görüştükten sonra Zozan Eren’i kaymakamlıkta görevli iki polis, “Sen PKK’lilere ilaç gönderiyorsun, onun için buradan gitmek zorundasın” diyerek tehdit eder.

Kısa bir süre sonra ise Zozan Eren, “örgüte yardım” ettiği iddiasıyla Diyarbakır Doğum Hastanesi’ne sürgün edilir. 

Diyarbakır’a tayini çıkan Zozan EREN’in çocukları Kulp’ta annesi Pembe TOPRAK’ın yanında kalır. 24 Eylül 1997 tarihinde Zozan Eren annesini arayarak “Yarın, eşi Orhan ile birlikte Kulp’a gelerek çocuklarını alıp Diyarbakır’a döneceklerini” söyler.

Ertesi gün yani Cuma günü akşama doğru kızı ve damadı çocuklarını almaya gelmeyince anne Pembe Toprak endişelenmeye başlar. Aynı gece saat 24.00 civarında damadı Orhan’ın çalıştığı Lice’deki Cezaevi savcısı telefonla arayarak Orhan ve eşinden bir haber alıp almadığını anne Toprak’a sorar. Anne Toprak; “Kızı ve damadından bir haber alamadığını” söyleyerek endişelerini telefonda savcı ile paylaşır. Bu telefondan yaklaşık iki saat sonra Orhan’ın iş arkadaşı bu kez arar;  “Orhan’ın arabasının Lice’ye bağlı Angül Karakolu’nun 50 metre yakınlarında terkedilmiş bir vaziyette bulunduğunu, zozan ve orhandan haber alınmadığını söyler” .

Ertesi gün yani Cumartesi günü anne Toprak, Kulp Jandarma Karakolu’na başvuru için gider. Karakoldakiler; tatil olduğunu ileri sürerek başvurusunu kabul etmeyip Pazartesi günü gelmesini söyler. Pazartesi günü anne Pembe Toprak, Kulp Savcılığına başvurarak durumu izah etmeye çalışır.  Savcı Angül karakolunu arayarak bilgi alır. Karakoldakiler “Kaçırma olayının gerçekleştiğini, Orhan ve Zozan EREN’in PKK militanları tarafından kaçırıldığını ” bildirir.

Savcı bu bilgiyi anne Pembe Toprak’a iletir ve Angül Karakolu’na gitmesini, akabinde Diyarbakır Valiliğine başvurması tavsiyesinde bulunur. Daha sonra anne Pembe Toprak dilekçe ile önce Angül Karakolu’na başvuruda bulunur fakat Karakol Komutanı kendisine “Çiftin PKK militanları tarafından kaçırdığını” söyler. Buradan bir netice alamayan anne Toprak, Diyarbakır Valiliğine başvuruda bulunur. Vali, annenin huzurunda Lice ve Kulp Jandarma Karakollarını arar ve çocuklarının 
PKK militanları tarafından kaçırıldığını kendisine söyler. 

Çiftin arabasının Angül Karakolu’nun yakınında bulunmasına rağmen militanların Zozan ve Orhan Eren’i kaçırdığı bilgisi inandırıcı gelmemekle birlikte, somut bir delille de, ortaya konulmaz. Yine de tüm idari ve hukuki mercilerce ısrarla aileye bu bilgi verilir. İç hukuk yollarında bir netice alamayan aile davayı AİHM’e taşır. 21 Şubat 2005 yılında AİHM “Yaşam hakkı ihlalinden” Türkiye’yi mahkûm eder.

Devlet şiddeti sonucu katledilen ve gözaltında zorla kaybedilen kişilerin akıbetini sormaktan, faillerinin yargılanıp cezalandırılması için mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. 


----